FELAK VE NAS SURELERİNİN SIRRI NEDİR ? VESVAS VE HANNAS NEDİR ?


FELAK VE NAS SURELERİNİN SIRRI, İNİŞİ, VESVAS VE HANNAS NEDİR ?

“Bu adama ne oluyor?” Diğeri de: “Tubbe yapıldı.” dedi. Öbürü: “Tubbe nedir?” diye sordu. Diğeri de : “Sihirdir.” dedi. Öbürü: “Ona kim sihir yapmış?” dedi. Diğeri: “Yahudi Lebid ibnul-A’sam” diye cevap verdi. Sordu ki: “Ne ile sihir yapmış?” O da: “Saç tarağıyla.” dedi. “O nerededir?” diye sordu. Diğeri: “Zirvan kuyusunda su çekilirken ayak basılan taşın altında hurma çiçeğinin kabuğuna sarılı.” dedi.

Hiç düşündünüz mü Felak ve das sureleri neden indi, iniş aşamaları ve sebep olan kişi kimdi. Peki Felak ve Nas sureleri neyi anlatıyor, etkisi nedir. Felak ve Nas sureleri herkesi korur mu ve şimdi dua ettiğimizde neden korunmadığımızı hissediyoruz, ve daha da fazlası bu videoda sizlerle buluşuyor, yorumlarınızı paylaşımlarınızı bekliyorum abone olmayı unutmayın. Ve işte çok ses getirecek araştırmamız sizlerle.

Felak ve Nas sureleri hakkında detaylarla başlayalım;
Nâs Sûresi, Mushaftaki sıralamada yüz ondördüncü ve son, iniş sırasına göre yirmi birinci sûredir. Felak Sûresi’nden sonra, İhlâs Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. Felak Sûresi’nin Medine’de indiğini söyleyenler Nâs Sûresi için de aynı şeyi söylemişlerdir.
Felak suresi, Mushaftaki sıralamada yüz on üçüncü, iniş sırasına göre yirminci sûredir. Fîl Sûresi’nden sonra, Nâs Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayetler varsa da üslûp ve içeriği bakımından Mekkî sûrelere benzediği görülür.
Nas sures, Sûre adını ilk âyetinde geçen ve “insanlar” anlamına gelen nâs kelimesinden almıştır
Felak suresi, Sûre adını ilk âyetinde geçen ve “sabah” anlamına gelen felak kelimesinden almıştır. Nâs Sûresi’yle birlikte “Mukaşkışeteyn” (şirkten uzaklaştıranlar) adıyla da anılmaktadır. Aynı sûrelere başlarındaki “eûzü” kelimelerinden dolayı “Muavvizeteyn” ismi de verilmiştir.
Felak ve Nas sureleri “Muavvizeteyn veya Mukaşkışeteyn” adlarıyla yani koruma ve şirkten uzaklaştırma görevi görürler.

Surelerin Temel Konuları

  1. Daha önce cinlere sığınan bir topluma, hangi şeylerin şerrinden kime ve nasıl
    sığınılacağı öğretilmiştir.
  2. Allah Teâlâ’nın hayrı yaratmış olduğu gibi şerri de yarattığı bildirilmiştir.
  3. Şerlerin daha çok gece vakti oluşabileceği belirtilmiştir.
  4. Sihrin gerçekliği ifade edilmiş ve bunun bir şerr olduğu bildirilmiştir.
  5. Hased duygusunun da şerr olduğu ve bu duygunun sahibine zarar verdiği gibi hased
    edilene de zarar verebileceği bildirilmiştir.
  6. Đnsanlardan ve cinlerden bazı kişilerin vesvese vererek şerre aracı oldukları
    bildirilmiştir.

Felak ve nas sureleri akıldan düşünüldüğü veya hafif mırıldanarak okunduğunda belirli koruma çarklarının çalıştığını, Allahın vaadinin yerine geldiğini hissedersiniz, o kadar etkili ve teesirli ayetler ve dolayısıyla dualardır. İki ayette de Allahtan dilemek tevhit inancınızı yani tek tanrıcılığınızı canlandırdığı gibi o an korktuğunuz veya okumanızı gerektiren her ne varsa gözüne soka soka okumanız sizi imanen daha da güçlü kılacak ve devamında daha korunaklı olmanızı sağlayacaktır.
Peki bu sureleri arapça mı yada türkçe mi okumalıyız ? Bakın bu oldukça önemli bir sorudur. Cevap verebilmemiz için bilmemiz gereken bazı temel bilgi ve özellikler vardır.
Öncelikle bu iki duanın, ne anlatıyor olduğunu bilmemiz gerekiyor, evet evet ne anlattığı çok önemli, bunu bilmemiz için türkçe okumalıyız ilk etapta. Yani anlamadığınız bir dilde içi boş bir okuma elbetteki yapılabilir bunda bir sıkıntı yok ancak elde edeceğiniz sonuç ve iman seviyesi tamamiyle değişecektir. Yani türkçe olarak okuyup bu kısacık duaları ne anlattığını bilerek anlayarak sindirerek ezberlemeliyiz, zaten anladıktan sonra ezberlemek sadece laf gibi kalıyor, zaten duaya baktığınızda yada aklınızdan geçirdiğinizde içinize işleniğiniz bu anlam bütünlüğü canlanacaktır. Ve arapça da olsa türkçe de olsa kelimeler öyle bir dökülecekki ağzınızdan şaşıracaksınız, gönülden gelen gelimeler ile anlamını bilmediğiniz kelimeler arasında elbetteki büyük bir fark olacaktır bundan emin olabilirsiniz.
Unutmayınız ki Allah ayetinde şöyle buyurur “Allah’ın dili arapça değildir” bu ayetin hükmü ve bizlere getirdiği mantıklı kolaylık ile bakın önünüz nasılda açılıyor, elbetteki tüm hissiyatını bildikten öğrendikten sonra arapça okumak veya türkçe okumak çok da önemli değil, önemli olan o huşuyu kalbinizde bulmak ve yaşamak.
Bakın, bu önemli bir kıvılcımdır, bunu tüm ayetler için dualar için de uygulamalıısınız.
peki ohalde Felak ve nas sureleri ne diyor anlamı nedir şöylebir bakalım;

NAS SURESİ

Bismillahirrahmânirrahîm
Kul e’ûzü birabbinnâs, Melikinnâs, İlâhinnâs, Min şerrilvesvâsilhannâs,
Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi, Minelcinneti vennâs.

NAS SURESİNİN MEALİ
(Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla)
De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,, İnsanların hükümdarına,, İnsanların ilahına,
O sinsi vesvesecinin şerrinden., .
Gerek cinlerden, gerek insanlardan.

FELAK SURESİ

Bismillahirrahmânirrahîm
Kul e’ûzü birabbil felak, Min şerri mâ halak, Ve min şerri ğasikın izâ vekab, Ve min şerrinneffâsâti fil’ukad, Ve min şerri hâsidin izâ hased.


FELAK SURESİ MEALİ

(Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) De ki: “Sığınırım o sabahın Rabbine, Yarattığı şeylerin şerrinden, Karanlığı çöküp bastırdığında bir gecenin şerrinden, o düğümlere üfleyen üfürükçülerin şerrinden ve kıskançlık gösterdiğinde bir kıskancın şerrinden!”

Ayetlerin gücünü ve öncelikle size olan yani kendinize olan tesirini hissediyorsunuz değil mi ? İçinizde beslediğiniz inançla okuduğunuz an, üzerinizde veya olduğunuz yerde bir kalkan gibi Allah’ın koruması yerini alır ve kendinizi koruma içerisinde hissedersiniz. Hiçkimse ve hiçbirşey bu korumayı Allah rızası dışında kaldıramaz.

Dilerseniz islam kaynaklarına şöyle bir göz atalım, Felak ve nas sureleri nasıl ve neden inmiştir.
Bu surelerin nüzul sebepleri olarak değişik birkaç rivayet zikredilmektedir. Şöyle ki;

Bu sureler herhangi bir sebebe bağlı olmaksızın, sırf Efendimiz (s.a.s.)’e sığınmanın usul ve esaslarını öğretmek gayesiyle indirilmişlerdir.

Ayrıca Saîd Đbn Müseyyeb’den rivayet edilen şu hadise bu iki surenin nüzul sebebi olarak gösterilmiştir: Kureyşliler, “gelin, aç kalalım ve Muhammed’e nazar değdirelim” dediler ve bunu yaptılar. Sonra da ona gelip, “pazun ne kadar güçlü; sırtın ne kadar kuvvetli, yüzün ne kadar parlak!” dediler. Đşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu iki sureyi, Efendimiz’e göz değmesine karşı bir tedavi olsunlar ve O (s.a.s.), sığınma usulünü öğrensin diye indirdi. Nitekim bu iki sureye, bu manaya gelmek üzere “muavvizeteyn” adı verilmiştir.
Ki bilinirlik anlamında halk arasında en çok yaygın olan rivayettir.
Peygamber efendimiz(sav)’e Yahudiler tarafından yapılan büyünün bozulmasına karşılık felak ve nas sureleri birlikte nazil olmuşlardır.
Müfessirler demişlerdir ki: Rasulullah’a (sav) hizmet eden yahudi bir çocuk vardı. Yahudiler ona yaklaştılar ve ondan Rasulullah’ın(sav) baş tarağını ve tarağın dişlerinden bir miktar alıncaya kadar ayrılmadılar. O da onları aldı ve onlara verdi. Onlar da Rasulullah’a sihir yaptılar. Yahudi Lebid ibnul-A’sam bu işi üzerine aldı. Sonra adına ‘Zervan’ denilen Beni Zurayk kuyusunda o sihri gizledi. Bu sebeple Rasulullah(sav) hastalandı. Başının saçları yayıldı ve saçıldı. Bu, altı ay devam etti. Rasulullah(sav) erimeye başladı. Başına geleni de bilmiyordu.
Birgün uyurken ansızın ona iki melek geldi. Birisi baş tarafına, diğeri de ayak tarafına oturdu. Baş tarafına oturan dedi ki: “Bu adama ne oluyor?” Diğeri de: “Tubbe yapıldı.” dedi. Öbürü: “Tubbe nedir?” diye sordu. Diğeri de : “Sihirdir.” dedi. Öbürü: “Ona kim sihir yapmış?” dedi. Diğeri: “Yahudi Lebid ibnul-A’sam” diye cevap verdi. Sordu ki: “Ne ile sihir yapmış?” O da: “Saç tarağıyla.” dedi. “O nerededir?” diye sordu. Diğeri: “Zirvan kuyusunda su çekilirken ayak basılan taşın altında hurma çiçeğinin kabuğuna sarılı.” dedi.
Rasulullah(sav) uyandı ve buyurdu ki: “Ey Aişe, anladın mı? Allah-u Teala bana hastalığımı haber verdi.” Sonra Ali, Zübeyr ve Ammar bin Yasir’i gönderdi. Bu kuyunun suyunu boşalttılar. Sanki su, bekletilmiş üzüm gibiydi. Sonra taşı kaldırdılar ve hurma çiçeğini kabuğuna çıkardılar. Bir de baktılar ki, Rasulullah’ın(sav) tarağı ile tarağının dişleri ve bir de o hurma çiçeğinin kabuğunda kendisinde on bir düğüm bulunan bağlanmış ve iğne ile birbirine geçirilip batırılmış bir ip var. Bunun üzerine Allah teala muavizeteyn surelerini indirdi. Rasulullah(sav) her bir ayeti okudukça bir düğüm çözüldü. Rasulullah(sav) rahatladı. Son düğümler de çözülünce Rasulullah(sav) sanki bağlandığı bir ip etrafından çözülmüş gibi rahatladı. Cebrail(as) şöyle demeye başladı: “Seni Allah’ın adıyla tedavi ediyorum. Sana eziyet veren her şeyden, hased edenden, nazar edenden, Allah sana şifa versin.” Bunun üzerine dediler ki: “Ey Allah’ın Rasulü, habisin başını yaralım mı? Onu öldürelim mi?” Rasulullah(sav) buyurdu ki: “Allah bana şifa verdi. İnsanlara şer dağıtmayı hoş görmem.” Bu davranış da Rasulullah’ın(sav) ilmindendir.”

(Buhari, Tıbb: 5766; Müslim, Selam: 44/2189; Beyhaki, Delailu’n-nübüvve; Vahidi, Esbab-ı Nüzul; Suyuti, Esbab-ı Nüzul Lübab-ı Nükul)

Gördüğünüz gibi surelerin iniş sebebi ve şekli islami kaynaklara bağlı kalınarak bu şekilde oldu.

Peki, işin biraz daha derinine inelim mi ? Acaba SURELERDE yer alan bazı ifadelerin gerçekten kapsadığı anlam bütünlüğündeki sırlar ne olabilir, bir incelemeye çalışalım.

Felak suresi tefsiri ile başlıyoruz.

De ki: “Sığınırım sabahın Rabbine”;
اَلْفَلَقُ (felak) sözlükte “yarıp çıkarmak” anlamına geliyor. Burada çoğunluğun görüşüne göre “gecenin karanlığının yarılmasıyla ortaya çıkan sabah vakti” mânasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak kendisi için فَالِقُ الإصْبَاحِ (Fâliku’l-isbâh) “Gecenin karanlığını yarıp sabahı çıkaran” sıfatını kullanır. (En‘âm 6/96) Buna göre رَبُّ الْفَلَقِ (Rabbü’l-felak), “Sabah’ın Rabbi” demek olup, sûre, karanlıklardan aydınlığa çıkmak, zor durumlardan rahatlığa erişmek için aydınlığın yaratıcısı Allah Teâlâ’ya sığınmayı emretmektedir.

“Felak” ile Allah Teâlâ’nın yarıp ortaya çıkardığı her şey kastedilmiş de olabilir:
› gecenin karanlığını yarıp sabahı çıkardığı gibi, yeryüzünü yararak orada nice mahsulatı meydana getiriyor,
› Dağları parçalayarak ondan nice gözeleri, nehirleri, madenleri meydana çıkarıyor,
› Bulutları yararak onlardan yağmurları yağdırıyor,
› Rahimleri infilak ettirerek oradan nice yavruları dünyaya getiriyor.
İşte her türlü şerden bu kadar muazzam işler yapan sonsuz kudret ve azamet sahibi Allah’a sığınmak, kullar için bir selamet, emniyet ve saadet vesilesidir.

Kötülüklerinden Allah’a sığınılacak şeylere gelince:

“Bütün yarattıklarının şerrinden”,
Sûrede şerrinden sığınılacak varlıklar sayılırken “Bütün yarattıklarının şerrinden” (Felak 113/2) buyrularak öncelikle çok genel bir ifade kullanılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ’dan başka bu ifadenin mutevasına girmeyecek hiçbir varlık kalmamaktadır. Bu âyetten sonrakiler hiç zikredilmemiş bile olsaydı, yine de ayrıca sayılanlar da dâhil bütün yaratıkların şerrinden Rabbimize sığınmış olacaktık. Fakat zararlarının büyüklüğüne dikkat çekmek üzere, bu genel ifadeden sonra hususi olarak üç şeyden bahsedilir ve özellikle bunların şerrinde de Allah’a sığınmanın önemi vurgulanır. Bahsi geçen üç şeyden birincisi şudur:

“Karanlığı bastığı zaman gecenin şerrinden”,
Gecenin içinde barındırdığı pek çok kötülük vardır. Öncelikle karanlık görüntüsü, korku ve dehşet vericidir. Gece, hayat sahiplerinin uyumak suretiyle bir nevi hayattan mahrum kaldıkları zamandır. Vahşi hayvanlar yuvalarından, haşeratlar yerlerinden geceleyin çıkar. Hırsızlar, düşmanlar ve suçlular o vakit hucuma geçer. Yangınlar çıkar. Geceleyin cin ve şeytan denilen kötü ruhlar çıkıp etrafa yayılır. Bu sebeple dilimizde “Sabahın şerri akşamın hayrından daha iyidir” sözü ortaya çıkmıştır. Bütün bunların şerrinden kendimizi korumamız, bunun için de Allah’a sığınmamız gerekir.

“Düğümlere üfleyen büyücü kadınların şerrinden”,
Bunlar sihir ve büyü yapan kimselerdir. Erkek veya kadın olabilir. Fakat bu işleri daha çok kadınlar yaptığı için “üfleyen kadınlar” mânasında اَلنَّفَّاثَاتُ (neffâsât) kelimesi kullanılmıştır. Tabi ayrıca bundan “üfleyen nefisler, şahıslar, gruplar” mânasını anlamak da mümkündür. Büyüler ipler düğümlenerek ve bu düğümlere üflenerek yapılır. Yapılan büyüler insanı etkilemekte, psikolojisini bozmakta, eşler arası münâsebetleri aksatacak bir tesir icra etmekte, hatta eşlerin birbirinden ayrılmalarına yol açabilmektedir. (bk. Bakara 2/102) Bu sebeple İslâm dini büyü yapmayı haram kılmış ve bu zararlı kişilerin ve yaptıklarının şerrinden Allah’a sığınmayı emretmiştir.

“Kıskandığında hasetçinin şerrinden!”
Haset, bir kişinin kardeşinin sahip olduğu nimetlere; kocasına, hanımına, evladına, malına, ilmine göz dikerek bunların onun elinden çıkmasını istemesi ve bunu gerçekleştirmek için de bir kısım hileli yollara baş vurmasıdır. Bu itibarla haset son derece tehlikeli ve zarar verici bir duygudur. Haset kişinin içinde kalıp, söz veya fiil olarak dışa yansımadığı sürece başkasına zarar vermez. Fakat haset edeni rahat bırakmaz, gece gündüz içini kemirir durur. Söz ve fiil olarak dışa yansımaya başladığı zaman haset edilene de zarar verir. Buna işaret etmek üzere âyette “kıskandığı zaman” kaydı getirilmiştir.

Şair Recaizade Ekrem şöyle söylüyor;

Haset perverlerin hali yamandır,
Ki yoktur bir bela beter hasetten.
Sarılmış nefse bir müz’iç yılandır
Ki gitmez çıkmadık can cesetten.

Hasedin üç derecesi vardır. İkisi yasaklanmış üçüncüsü teşvik edilmiştir. Birincisi kardeşinin elindeki nimetin gitmesini istemek, ona başka nimetlerin gelmesini istememek ve bundan rahatsız olmaktır. Kendisine gelmese de ondan gitmesini arzulamaktır. İkincisi kardeşinin elindeki nimetin ondan çıkarak kendisine gelmesini istemektir. Üçüncüsü ise kardeşinin elindeki nimetin ondan çıkmasını istemeksizin o nimetten kendisinde de olmasını arzulamasıdır. İşte bu üçüncü duyguya “gıpta” veya “imrenme” denilir. Haset kötü, fakat imrenme güzeldir. Haset fert ve toplumu çöküntüye götürürken, imrenme fertleri gayrete getirerek, yarışmaya iterek toplumu ilerlemesine yardımcı olur. Efendimiz (s.a.s.) şu beyânlarıyla imrenmeyi teşvik etmiştir:
“Ancak şu iki kişiye imrenilir: Allah’ın verdiği malı Allah yolunda harcayan ve Allah’ın verdiği ilim ve hikmete göre yaşayan ve başkalarına da öğreten kişilere.” (Buhârî, İlim 15; Tevhid 45)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Ateş odunu yeyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer bitirir” (Ebû Dâvûd, Edeb 44; İbn Mâce, Zühd 22) buyurarak hasetten sakındırmaktadır. Çünkü haset başkalarına zarar verdiği gibi, kişinin kendine de çok zarar vericidir. Haset kişiyi Allah’a karşı isyana, O’nun taksimatına razı olmamaya, günaha girmeye ve hayatı binbir türlü sıkıntı, üzüntü ve huzursuzluklarla geçirmeye yol açar. O halde hem hasetten hem haset etmekten hem de haset edenden Allah’a sığınmak gerekir.

Genel olarak bütün yaratıkların, özel olarak da gece, büyücü ve hasetçinin şerrinden Allah’a sığınmayı emreden Felak sûresini, insanın dünyada da âhirette de başına belâ olabilecek ve onu sonsuz bir hüsrana sürükleyecek en büyük şerden Rab, Melik ve İlâh gibi üç büyük sıfatıyla birlikte Allah Teâlâ’ya sığınmayı emreden Nâs sûresi takip edecek ve Kur’ân-ı Kerîm bu sûreyle sona erecektir:

Ve geldik Nas suresinin tefsirine

“Sığınırım insanların Rabbine”,
“İnsanların mutlak Hükümdârı’na”,
“İnsanların ilâhına”:

“İnsanların Rabbi”; onları yaratan, besleyen, büyüten, koruyan, terbiye eden Allah’tır. “İnsanlarım meliki”; onların sahibi, hükümdarı, işlerini idâre eden, insanlığın selâmet ve saadetini temin edecek olan hükümleri koyan Allah’tır. “İnsanların ilâhı”; onların ma’budu, ilâhlık ve mabutluk sıfatlarına sahip olan ve kendinden başka gerçek mânada bu sıfatlara kimsenin sahip olmadığı Allah’tır. Rab, Melik ve İlah isimlerinin bu şekilde peş peşe gelmesi pek mânidârdır. Çünkü insan, bünyesinde cereyan eden beslenme, büyüme ve gelişme gerçeğini görerek önce kendisinin bir Rabbi olduğunu anlar. Sonra düşün­düğünde bu Rabbin, yarattıklarında tasarruf etmekte ve onlardan zengin olduğunu, dolayısıyla onların gerçek sahibi ve mâliki olduğunu anlar. Sonra biraz daha düşündüğünde bu Mâlikin, ibâ­dete layık olduğunu anlar. Çünkü ibâdet ancak, hiç kimseye muhtaç olma­yan ve başkalarının hepsi kendisine muhtaç olan kimseye yapılır. İşte bu sûrede insana, şeytanın şerrinden bu sıfatların sahibi olan Allah’a sığınması emredilmektedir:

“O sinsi şeytanın üflemelerinin şerrinden”,
Sûrede şeytan ismi açıkça zikredilmez; fakat iki mühim vasfı zikredilerek o kastedilir. Bunlar “vesvâs” ve “hannâs”tır. اَلْوَسْوَاسُ (vesvâs), çok çok vesvese veren, bütün özelliği vesvese vermek olan, hatta vesvesenin ta kendisi olan şeytandır. “Vesvese” ise gizli bir sesle, fısıltı ile kalbe kötü düşünceler aşılamak ve bir işi yapmaya tahrik etmektir. اَلْخَنَّاسُ (hannâs) da âdeti sinmek olan, geri çekilen, kötülüğe sürüklemek için insanı sinsice ardından izleyip fırsat kollayan, döne döne vesvese veren demektir. İnsan Rabbini zikredince geri çekilir. Rabbinden gafil olunca da hemen ona vesvese verir.

İnsana vesvese veren, onu aldatmaya ve saptırmaya çalışan iki grup şeytan vardır. Bunların biri cinlerden, diğeri de insanlardandır. Nitekim: “İşte biz her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldayıp dururlar” (En‘âm 6/112) âyeti de insan ve cin şeytanlarının, yaldızlı sözlerle insanları aldatmaya çalıştıklarını haber verir. Resûlullah (s.a.s.) de Ebu Zer (r.a.)’a, “Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığınmasını emretmiş ve akabinde de cinlerden olduğu gibi insanlardan da şeytanlar olduğunu” söylemiştir. (Nesâî, İstiâze 48)

Muhammed Verrâk (k.s.), insanın nasıl şeytanlaştığını şöyle anlatır:
“Nefis, hevâ, yani kötü arzular insanın tabiatına galip gelince kalp kararır. Kalp kararınca göğüs daralır. Göğüs daralınca huy kötüleşir. Huyu kötü olanı kimse sevmez. Sevilmediğini anlayan kimse ise sevmeyenlere ezâ vermeye başlar. Böylesi artık mânen insan değildir. Zâhirde insan kılığına girmiş bir şeytandır.”

(Velîler Ansiklopedisi, I, 307)

Şeytanın vesvesesi çeşitlidir.

O önce imanı zedelemeye ve insanı şüpheye düşürmeye çalışır. Bunu yapmasa günahları emreder. Bunu yapamazsa kişiyi ibâdet ve taatlerde geri bırakmaya çalışır. Bunu da yapamazsa amellerini boşa çıkarmak için kişinin içine ibâdetlerde gösteriş arzusu sokar. Bunu da yapamazsa adamın gönlüne kendini beğenme ve amellerini çok görme duygusunu koyar. Yine insanı kötü fiillere sevk etmek için onun kalbine haset, kin, öfke gibi kötü duygular atmaya çalışır.
Efendimiz’le alakalı şu hâdise şeytanın insana nasıl vesvese verebileceğini anlatan çok güzel bir örnektir:

Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’in hanımlarından Hz. Safiye anlatıyor:
“Resûlullah (s.a.s.) îtikâfa girmişti. Bir gece onu ziyârete gidip konuştum. Sonra eve dönmek üzere kalktığım zaman o da beni evime götürmek üzere kalktı. Bu sırada Ensâr’dan iki kişi bizimle karşılaştı. Allah Resûlü (s.a.s.)’i âilesiyle birlikte görünce, oradan çabucak uzaklaşmak istediler. Resûlullah (s.a.s.)
«–Biraz yavaş olun, yanımdaki Safiyye bint-i Huyey’dir» dedi. Onlar:
«–Resûlü’nün uygunsuz bir davranışta bulunmasından Allah’ı tenzîh ederiz yâ Resûlallah!» deyince Efendimiz (a.s.):
«–Şeytan, insanın vücûdunda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Onun sizin kalbinize bir kötülük, bir şüphe atmasından endişe ettim» buyurdu.” (Buhârî, Îtikâf 11; Müslim, Selâm 23-25)

Şeytanın vesvesinden kurtulmanın yolları:
› Allah’ı çok çok zikretmek,
› Allah’a çok sığınmak,
› Sabır ve sebatla şeytanın taleplerine karşı direnmek ve dediğini yapmamaya gayret göstermek.

Nâs sûresinde sığınılacak şer sadece “şeytanın vesvesesi” iken, sığınmak üzere Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsından üçü zikredilir. Bunlar Rabb, Melik ve İlâh isimleridir. Halbuki bir önceki Felak sûresinde dört ayrı şerden sadece “Sabah’ın Rabbi” vasfıyla Allah’a sığınmak emredilmekteydi. Bu, şeytanın vesvesesinin, Allah’a çokça ve ciddiyetle sığınılması gereken ne kadar büyük bir şer olduğunu izah için yeterlidir.. Birinci sûrede korunması gereken ruh ve beden sağlığı; ikinci sûrede korunması istenen ise din sağlığıdır. Bu, dinin az zarar görmesinin dahi dünyanın çok zarar görmesinden daha önemli olduğunu gösterir.

Hz. Aişe der ki:
“Allah Resûlü (s.a.s.) yatağına vardığı zaman iki elini birleştirir, İhlas, Felak ve Nâs sûrelerini okur ve onlara üflerdi. Sonra o iki eliyle, başından ve yüzünden başlayarak bedeninin ön tarafa gelen kısmını meshederdi. Bunu üç kez tekrarlardı.” (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 14; Tirmizî, Dua 21)

İşte böyle değerli arkadaşlar, iki kısacık sure içerisinde yer alan ve görmemiz gereken çok daha fazla muhteviyatın bulunduğunu anlıyoruz, elbetteki bahsedemediğimiz ve belkide idirak edemediğimiz daha nica anlamları taşıyor, bilinmez.
işi şimdi başlayın, korunun, koruyun, duanızla ibadetinizla yani Allah ile aranıza ne bir kişiyi ne bir şeyhi nede bir şeyi hiçbirşeyi almayın.
Felak ve nas sureleri sürekli aklınızda gönlünüzde ve dilinizde olması gereken iki korunma anahtarıdır bunu unutmayın.
Unutmayın Allan ayetinde şöyle der “

“”Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına cevap veririm.””

Bakara Suresi 186

Volkan Çelik

Kaynakça

https://www.milatgazetesi.com/trend/felak-ve-nas-sureleri-neden-indirilmistir/haber-209321
https://www.kuranvemeali.com/felak-suresi
https://www.kuranvemeali.com/nas-suresi/1-ayeti-tefsiri
https://www.kuranvemeali.com/nas-suresi/1-ayeti-tefsiri
http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=2&ayet=186
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/70612
11 Süyûtî, Celâlüddîn Abdurrahman b. Ebibekir, el-Đtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, (tah. Mustafa Dîbü’l-Büğâ), Dârü
Đbn Kesir, Beyrut, II. Baskı, 1993, I, 177.
12 Kurtûbî, Ebû Abdillah Muhammed Đbn Ahmed, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, (tah. Ahmed el-Berdûnî ve
Đbrahim Itfiyyiş), Dârü’l-Kütübi’l-Mısriyye, Kahire, 1964, XX, 251 ve Süyûtî, el-Đtkân, I, 172.
13 M. Ali Duran, Sûre Đsimleri Açısından Kur’ân’ın Anlaşılması, Işık Yayınları, Đzmir, 2013, s. 130.
14 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Neşriyat, ty, IX, 6350.
15 Bkz. Duran, Sûre Đsimleri Açısından Kur’ân’ın Anlaşılması, s. 212.
16 Kurtûbî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, XX, 251.
17 Buhârî, Tıb, 5735.
18 Zührî Đbn Şihâb, Muhammed b. Müslim b. Abdillah, en-Nâsih ve’l-Mensûh fi’l-Kur’âni’l-Kerim, (tah. Mustafa
Mahmud el-Ezherî), Dârü Đbn Kayyım, Riyad, I. Baskı, 2008, s. 91.
19 Mâtüridî, Ebû Mansur Muhammed Đbn Muhammed Đbn Mahmud, Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne, (Fatıma Yusuf elHaymî), Müessesetü’r-Risale, Beyrut, I. Baskı, 2004, V, 543.
20 Nîsâbûrî, Nizâmüddin el-Hasan b. Muhammed b. Hasan el-Kummî, Ğarâibü’l-Kur’ân ve Reğâibü’l-Fürkân,
(tah. Zekeriya Umeyrât), Dârü’l-Kütübi’l-Đlmiyye, Beyrut, I. Baskı, 1416 (h), VI, 598 ve Râzî Fahrüddin, Ebû
Abdillah Muhammed b. Ömer b. Hasan b. Hüseyin, Mefâtîhü’l-Ğayb, Dârü Đhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, III.
Baskı, 1420 (h), XXXII, 188.
21 Nîsâbûrî el-Kummî, Ğarâibü’l-Kur’ân, VI, 598 ve Râzî Fahrüddin, Mefâtîhü’l-Ğayb, XXXII, 188.
22 Sa’lebî, Ebû Đshak Ahmed b. Muhammed b. Đbrahim en-Nîsâbûrî, el-Keşf ve’l-Beyân fî Tefsiri’l-Kur’ân,
Dârü’l-Kütübi’l-Đlmiyye, Beyrut, 2004, VI, 601; Nîsâbûrî el-Kummî, Ğarâibü’l-Kur’ân, VI, 598 ve Râzî
Fahrüddin, Mefâtîhü’l-Ğayb, XXXII, 188.
23 Kâsımî, Muhammed Cemalüddin b. Muhammed Said b. Kâsım el-Hallâk, Mehâsinü’t-Te’vîl, (tah. Muhammed
Bâsil Uyûn es-Sûd), Dârü’l-Kütübi’l-Đlmiyye, Beyrut, I. Baskı, 1418 (h), IX, 331.
24 Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, IX, 6359.


Like it? Share with your friends!

What's Your Reaction?

hate hate
146
hate
confused confused
1022
confused
fail fail
584
fail
fun fun
438
fun
geeky geeky
292
geeky
love love
1314
love
lol lol
1460
lol
omg omg
1022
omg
win win
584
win